new media etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
new media etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Mart 30, 2007

Uykularınız kaçıyor mu?

Ey modası geçmiş reklamcılar, marka yöneticileri, medya planlamacılar, bilgiyi ve sanatı pahalı hale getirmek için uğraşan prodüktörler!
Hepiniz çok korkun, çünkü altınızdaki buz inceliyor. Ya yeni kuralları öğreneceksiniz,
ya da bilenlerle iyi geçinmeyi...

Joost ilk değil, son da olmayacak...

(Joost'un neden önemli olduğunu bile bilmeyenler için; bilgi)

Çarşamba, Mart 28, 2007

Biri mecra spesifik mi dedi?

Bu Wonderbra işinin künyesini filan bilmiyorum ama görür görmez müthiş kıskandım.

Son derece sıradanmış gibi görünen bir açık hava reklamının bir kaç saniye içinde müthiş bir reklam olduğunu ispatlamasını buyrun izleyin:


Konvansiyonel reklamı bile bazen çok seviyorum böyle işler görünce

Cuma, Mart 09, 2007

Reklama karşı reklam ajansı


"In urban areas commercial content is placed in our sight and into our consciousness every moment we are in public space. Over time, this domination of the surroundings has become the “natural” state. Through long-term commercial saturation, it has become implicitly understood by the public that advertising has the right to own, occupy and control every inch of available space."

PSFK'da karşılaştığım The Anti-advertising Agency'nin bu sözler.

Bu ajans; reklamcıları, reklam verenleri ve tüketicileri de kamusal alanların nasıl bir marka kimliliği içinde bulunduğunu göstermeye çalışıyor, hem de kamusal alanlarda reklam yaparak. Sitelerinden işlerine bakmanızı tavsiye ederim.

Malum, PSFK'da çok uzun bir süredir "urban spam" olarak tanımladığı çevrel (ambient) olmaya çalışan reklamların karşısında bir tutum sergiliyor.

Salı, Şubat 27, 2007

Opet alasını yapıyor desek kim inanır?

















Mini'nin yeni bir reklam amaçlı sitesi var: Hammer and Coop... İş aslında bizim Medina Turgul'un Opet için televizyonda yaptığının aynısı... Reklam filmlerinin yaptığını "webisode"lar yapıyor.

Bizim TV kullanarak yaptığımızı onlar internette yapıyor. Temel nedeni para. Sonuçta Cem Yılmaz pahalı olabilir ama bizde de TV çok ucuz. Doğru. Ama belki de bu tek sebep değildir. Bu mecraya özel yapılan iletişimin de etkin olduğunu düşünüyorlardır. Nitekim Mini bu tip reklam amaçlı sitelerden sık sık tasarlıyor ve iyi bir geri dönüşü olmazsa bu mecraya bu kadar yatırım yapmak yerine kendilerine bir Cem Yılmaz bulurlardı, o kesin.

Özellikle filmlerin prodüksiyon değerleri ve oyunculuklara bakacak olursak hiç de "ucuz" bir mecra buldukarı için seviniyor gibi değiller. Bilakis, bu siteye harcanan para ile bir kaç Cem Yılmaz almak mümkün olabilir. Peki bunda bir "ders" var mı? Bence olmalı.

Bizde kampanyaların birer ana mecrası var, bir de destek mecraları... Ana mecra da genelde TV, çünkü kişi başı erişim maliyeti çok düşük. Entegre iletişimden anladığımız da filme bütçemizin en az %50'sini harcayıp filmin fikrini diğer mecralara taşıyabilmekten ibaret. Bu oto-ana mecra tercihine hiç itirazımız yok diyelim. Ama o destek dediklerimizi doğru kullanıyor muyuz acaba? Onların tek ve öncelikli görevi filmi anımsatmak mı olmalı?

Mini, internet kullanıyor çünkü hedef kitlesi 16-45 erkekler, peki Opet'inki ev kadınları mı? Bilakis Opet daha üst yaş gurubu, çalışan erkekleri hedefliyor. Bu erkeklerin çoğu TV'de internetten çok vakit geçiriyor denilebilir, çünkü henüz kamyon şoförleri YouTube alemine girmediler. Ama çalışan erkeklerin hepsi TV izliyor gibi bir sabit fikir olabilir mi? TV izlemiyorsa da gazeteden reklamımızı görürler denilebilir mi? Böyle bir kampanyada özellikle ilanla film bir olabilir mi? Cem Yılmaz ilanda da komik mi?

Ne Medina Turgul'un kendi sitesinde ne de Opet'in sitesinde bu kampanyanın internet ayağına dair tek bir örnek bulamayacaksınız. Değil bir özel site uygulaması, bir oyun, bir ekran koruyucu ya da bir elektronik kart bile yok. Opet'in sitesinde yer alan elekrtonik kartlarda bile kampanya değil anlamsız manzara görselleri var. Buyrun:













Bu durumda insan dehşete uğruyor. Türkiye'nin en büyük markalarından biri, hele de hedef kitlesi çalışan erkekler olan bir marka, üstelik viral kullanıma son derece uygun bir kampanya yürütüyorken interneti hiç mi kullanmaz? Neden?

Pazartesi, Şubat 26, 2007

Hedef kitleye bensem, doğru...

Brezilya'lı bir emekli hayat kadının (Portekiz'de) çıkardığı bir kitap için yapılmış işleri gördüm invisible red'de...

Önce işlere bayıldım, sonra aslında "bloglara girsin" amacı ile yapılmış, mastürbatif bir iş olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğradım, bir an sonra kitabın adını ezberlemeye çalıştığımı farkedince hedef kitlenin "ben" olabileceğim ihtimalini düşünüp bir daha şaşırdım.

Bu kitabın Türkçe'ye çevrilme ihtimali olmayabilir ama eğer olsaydı ben rafta gördüğüm an, ya da bir ilan ile bu kitabı hatırlayıp alacaktım.

Bu durumda bu işi yapan ajans, küçücük bir bütçe ile global bilinirlik hedeflemiş olabilir mi?

Beni boşverin, benim bu kitaba hayrım yok... Peki ama İspanya'dan bir yayımcı, ya da İngiltere'den bir çevirmen, ya da İtalyan bir yönetmen bu işler sayesinde bu kitapla ilgilenir mi?...

Demem odur ki bazen indirekt karşılaşmalar, direkt sizi hedefleyen mesajlardan daha cazibeli olabilir... Reklama konu olan ürün ve hizmetin potansiyelleri, o ürünü internet ve viral iletişim için biçilmiş kaftan haline getirebilir ve bilinçli kullanıldığında bu mecra boyundan çok daha büyük işler başarabilir.

Herneyse kitabın yazarı Bruna Surfistinha ve adı ise "O Doce Veneno do Escorpião". (Anlamı, 'The sweet scorpion poison'mış) Kampanya üç ayaktan oluşuyor:

1. Kamuya açık açık alanlara bırakılan seksi poloroidler ile "Beni daha iyi tanımak istiyorsan: www.presenca.pt" gibi bir mesajı verilir.


















2. Bar, restaurant, umuma açık tuvaletler, seks shoplar, vb. gibi noktalara yerleştirilen ruj izli mendiller üzerinde kitaptan bir alıntı ile yine siteye yönlendirme yapılıyor: "Her şeyi gördüm ve yaptım. Beni ürkütecek bir fantazi yok"















3. Yangın musluklarının yakınında kullanılan etiketler ile: "The sweet scorpion poison'u okuduktan sonra çıkacak yangını söndürmek için"

Perşembe, Şubat 01, 2007

Bizim payımıza hep kıskanmak mı düşer?



Yine kıskandım. Çünkü benzer bir konuşan outdoor fikrini bir markaya önerdiğim günü dün gibi hatırlıyorum. Hem de çok daha popüler olabilecek bir formatla... Bir yılı çoktan aştı bu fikri pas geçen müşterimin yüzüne hayal kırıklığı ile baktığım günden bugüne...

Ama işte işin içinde garip bir dengesizlik var; eğer Mini'nin ajansıysanız söylediğiniz fikirler kimseyi "abuk" gelmiyor, çünkü onlar yaratıcılığa para ödüyorlar zaten. Bir diğer ekol ise yaratıcı fikirleri "abuk", "pahalı", "off-strateji", "tepki toplar" gibi etiketlerle püskürtüp, aynı fikri üç sene sonra ecnebide görüp yaptırmaya çalışanlardan oluşuyor.

Zaten tavuk-yumurta misali, reklam dünyasının en büyük bilinmezlerinden biri Mini, Absolut, PS2 gibi markaları ajansları mı yaratıcılıkları ile yüceltir, yoksa bu markalar mı ajanslara yaratıcı olma şansı verir?

Her durumda bence, Benckiser'de de olsa hiç bir marka yöneticisinin yaratıcı bir fikri oto-püskürtme şansı olmamalı. Eğer bir fikir sadece "yaratıcı", "taze" ya da "yeni" ise ve ajansın stratejik süzgecinden geçtiyse, bu bile bu fikir üzerinde biraz daha durmaya değer: bu fikri iletişimin neresinde kullanabilirim? nasıl daha ekonomik hale getiririm?

Herneyse, Mini'nin yaptığı bu yaratıcı outdoor uygulaması Butler, Shine, Stern and Partners ajansına aitmiş. Kısaca keramet CP+B'de değilmiş. Onu öğrendik.

İşin en güzeli, bu outdoor fikri yaratıcıları tarafınfan "ucuz" bir teknoloji olarak nitelenmiş. Mekanizma da basit,
"Through a questionnaire that MINI owners filled out and a Radio Frequency Identification (RFID) tag embedded in their radio key fob, the automaker created a number of ‘talking’ billboards. These boards, that usually host typical advertising, are programmed to pick up radio signals from the hidden chip inside the car and display personal messages. So, if you are one of the 4500 MINI owners cruising in one of the lucky cities keep an eye on overhanging billboards on the way home. Targeted messages like: ‘you’re moving at the speed of justice’ can appear if you are a lawyer"



Konu ile ilgili NY times makalesi için tıklayın

Cuma, Ocak 26, 2007

Aşık olmak suç mu?

İşte 12" Powerbook'unu seven ama daha fazlasını isteyen bir Apple-sever. Markasını seven viral işine girsin...

Salı, Ocak 23, 2007

Microsoft'u sevebilmemiz mümkün mü?

21. yüzyılla birlikte hepimiz "mac"çi olduk. Windows kullanmaya devam etsek de o kadar kızgındık ki Bill Gates ve onun yarım yamalak teknik çözümlerine...

Özellikle iPod'dan sonra iyice 'ti'ye alır olduk Microsoft'u:

Bizden cesaret alan Apple da rakibini açık açık aşağılamaya başladı:


Ama şimdi bu sayede Microsoft, Xbox dünyası dışında da iyi iletişim yapmayı mı öğrendi ne?

Önce güçlü bir kurumsal imaj kampanyası ile "heey, buraların en büyüğü benim" dedi

















































Sonra Zune Arts gibi şahane bir site ve iletişim platformu yaratıldı:

Ardından Vista için de Clearification yapıldı (sitedeki "episode"ları muhakkak izleyin):

Şimdi de Vanishing Point var. Maalesef bu oyuna Türkiye'den katılmak mümkün değil ama sadece oynamak bile "Microsoft o kadar da aptal değilmiş" dedirtiyor insana. Bir de şu blogdan oyunu nasıl tanıttıklarını ve yaydıklarını okuyun (tabi ki kime tanıttıklarına da dikkat):











































































Ne diyelim... Microsoft iletişimlerinde iyi gitmeye başladı, her gün şu Windows'u kullanmak zorunda olmasam iyi ürünleri olduğunu bile düşünebilirdim...

Karlar erise n'olur?... Hiç, görev tamamlandı bile.




Gerilla işlerde en zor anlaşılan noktalardan biri de bu. Gerilla işlerde dış şartlar, diğer medyada olduğu gibi tanımlı, size ayrılmış ve "nasıl istiyorsanız öyle" ayarlanamaz. Asıl güzellik ve doğallık da budur zaten. Tek amaç, kulaktan kulağa iletişim için zemin hazırlayabilmektir, belli sayıdaki "kafa"ya ve belli bir süre mesajınızı iletebilmek değil.

Hatta bazen gerilla işler gerçek bile değildir. Günümüzde pek çok ajans sadece bilinirlik sağlamak için bir tek imajı reklam bloglarına yaymakta ve bir sanal gerçeklik yaratarak adlarından söz ettirmekteler.

Münih menşei Serviceplan'in işi gerçek mi değil mi bilemiyorum. Giller seyahat acentesi için yapılan bu işte, markanın çok önde durmaması insanı şüphelendiriyor. Ancak gerçekse, söylemek lazım ki son derece yerinde ve zamanında ve şüphesiz görenlerin bu işi başkalarına anlatmaya değer bulabilecekleri bir iş yapmış Giller-Service Plan ikilisi.

Sadece o gün arabasına gidip de bu manzarayı görenler değil ama ajans tarafından fotoğraflanmış bu görüntü ile bile bloglar, mailler -ve belki biraz da PR desteği ile gazeteler- üzerinden bu manzarayı gören herkes artık bu kampanyanın bir parçası. Biz de dahil.

Kaynak: advertising for peanuts

Pazartesi, Ocak 22, 2007

Ben olsam...

Jeep'in ilk olarak kullandığı bir su teknolojisi...

Ben olsam bu teknolojiyi ilk olarak bir gerilla işte kullanırdım. Bu tip bir fuar atraksiyonu olarak değil, markasız bir alanda sürpriz değeri yüksek olacak şekilde... Kendinizi tüketicinin yerine koysanıza, bir anda seninle konuşmaya başlayan bir şelale görmek, ne müthiş bir deneyim olurdu...

Cuma, Ocak 12, 2007

%100 sonradan görme bir Beko işi

Sabah bigumigu'daki aklı başında ve ne olduğunun farkında olunduğunu gösteren haber ve yorumlardan sonra Marketing Türkiye'de "Türkiye'de ilk defa..." başlığını görünce görünce patlamak ihtiyacım doğdu

1. Berbat bir "urban spam" örneği. Sırf YouTube'u biliyor olduğunu göstermek ve bunu da marifetmiş gibi basın bültenleri ile ortalıkta söylemek TBWA markasına zerre kadar yakışmayan ve son derece çapsız bir yaklaşım. Ayıp, çünkü YouTube kullanmak bu demek değil ve bunu her reklamcı bilir, kimseyi kandırmaya çalışmanın alemi yok. Bu bir viral olma çabası bile değil, sadece bir "ilk yaptım" deme çabası, çocukça... Akşam yayına girecek filmleri YouTube'a koymanın nasıl bir reklamcılık mantığı ve artısı var "ilk" oluşturabilecek? Medya şirketine söyleyin 911 kişi izlemiş, erişim rakamlarına eklesinler, başka bir anlamı yok çünkü bu erişimin. Bravo...

2. Klişe. Hadi bu basın bülteni ayıbı bir tarafa... Ama filme bakıyorsun bir viral değeri, çok başarılı bir yaratıcı fikri, ya da bir prodüksiyon olarak mucizevi ve uluslararası bir özelliği var mı diye, -Çünkü YouTube bir ajans için uluslararası yarışmalardan önce bilinirlik sağlama, reklam bloglarına girme, kısaca PR yapma amaçlı olarak da kullanılabilir- ama o da yok. Daha da kötüsü, iş basit bir klişeden ibaret...

2002'de Kohler'in ünlü Race filminin ardından bunlardan onlarca yapıldı, en son yapılan Toyota Rav4 filmi de epeyce gündemde kalmıştı. Ama yine de 'görmemişin bir filmi olmuş, ondan bir başarı hikayesi yaratmaya çalışmış' misali, TBWA bu filmi YouTube'lara koymuş, ilkler başarmış.

Aklınıza sağlık. Bu kafayla devam edin.

2002'nin ünlü Kohler filmi


2005'in ünlü Toyota Rav4 filmi


Görmemişin Beko filmi (Aman izlenirlik rakamlarını artıralım da dostlarımızın başarısı sınırlarımızı aşsın, 'bir dünya markası'na da bu yakışır)


Burada da AdAge'den kötü viral denemeleri ile ilgili bir köşe yazısı. Son söz.

Çarşamba, Aralık 27, 2006

Nike+ geldi ve trendleri iyi çalışmış

Evet, hepimiz iyi biliyoruz: viral diye "yeni bi' şi" var. Markalar internetten reklam yapıyor, o reklamlara genelde "başkası yapmış" süsü veriliyor. Öylesi makbul, çünkü, filmler çok profesyonelce olunca çok reklam kokuyor... Halbuki tüketici kaynaklı içerikler (Consumer generated content) daha samimi geliyor insanlara....

Eee?

Nike+ zaten özü modayı yakalamak olan bir ürün. "Ipod ile bi' şi' yapıverelim" akımının en eli yüzü düzgün örneği. Dolayısı ile iletişiminde de en moda, en yeni akımlar takip edilmiş. Tüketici elindenmiş gibi yapan filmler itina ile YouTube'a kakılmış. Alın size tam stratejik planlama departmanlarının isteyeceği türden nike+ viralleri:

(Toplam 5 film var, gerisi YouTube'da)





Müşteriye satılamayacak kadar iyi: Greynautz

Grey Worldwide'ın sevimli karakterleri Greynautz'un video kliplerine YouTube'da rastlamış olabilirsiniz. Aslında tüm klipler özel gün kutlamaları için yapılmış, 21. yüzyıl tebrik kartları niteliğindeler. Ancak karakterlerin ve animasyonun tarzı itibarı ile de muhteşem bir potansiyelleri olduğu kesin. Grey tabi ki böyle bir "tebrik kartı formatı"nı düşünmeden finanse edebilecek güçte bir grup, Türkiye'deki ajansların hiçbiri böyle bir hovadalığa yönelemez. Ama işin daha da kötüsü, bu tip karakterleri senaryolaştırıp müşterilerine de satamaz.

Türkiye'de Çelik ve Vadaa gibi karakterlerden sonra yanlış bir kanı oluştu: karakter yaratmak zor işi, onu yaşatmaksa çok daha zor. Çoğu reklam karakteri önerisi bu yargı ile geri çevriliyor. Bir yanı ile tabi ki bu kitap cümleleri doğru. Ancak öte yandan reklam karakteri ile marka karakterini karıştırmamak lazım. Aptal reklamlar yapmak için milyonlarca dolar harcayacağınıza iyi tasarlanmış ve uygulanmış karakterleri sadece birer "cast" olarak bile görmeniz mümkün. Her animasyon karakter bir marka maskotu, ya da uzun vadeli bir evlilik olmak zorunda değil. Örneğin, eminim Türkiye'de pek çok ürün müdürü Coca Cola'nın "Happiness Factory" filmini, "biz bunca karakteri nasıl yaşatırız" savı ile reddederdi.

Önemli olan, bu karakterlerle ne zaman, nasıl ve neden devam edilip edilmeyeceği kararını vermek. "Focus group"lara göre tüm tüketiciler Coca Cola'nın o karakterlerle yeni filmler yapmalarını ister. Ama Coca Cola'nın "The Coke side of the world" ile daha büyük bir planı var. O yüzden sırf sevimli diye bu karakterleri markalarına yapıştırtmazlar.

Diyeceğim odur ki, kitap cümleleri artık pek işe yaramıyor. Eğer bir markanın tüm iletişimini bir karaktere emanet ederseniz ve tüketici sevdi deyip markanın tüm iletişimini onlara hapsederseniz işiniz zor. Ama nerede ve neden duracağınızı biliyorsanız, bu sonsuz yaratıcılığa imkan tanıyan dünyanın nimetlerini kullanmamak enayilik olur.

Gelelim greynautz'a:







Pazartesi, Aralık 04, 2006

CPB'nin yeni eğlencelikleri

CPB gibi bir ajans viral iletişime bu kadar çok inanıyorsa, herkes inansa iyi olur. Burger King'in Brooke Burke videoları (örnek) ve VW "unpimp my ride" (örnek) gibi çok çarpıcı viral filmlere imza atan Alex Bogusky'nın ajansı, son günlerde Coke Zero ve Haggar ile yine gündemi yönetiyor...

İşte Haggar:








COKE ZERO için yapılan ve Coca Cola company için fazla zeki viral:

Çarşamba, Eylül 20, 2006

Arnet ve Numa Numa

Arnet'in reklam kampanyası "Fun and Free" markanın sadece bir ISP değil sanal ailemin bir parçası olduğunu çok güzel ortaya koyuyor.

Bu Arnet'in kampanyasında yer alan "Numa Numa" reklam filmi:


Bu da internette bir süre viral olarak dolaşan Numa Numa videsounun orijinali:


Kampanyadaki diğer filmlerden örnekler:


Pazartesi, Eylül 04, 2006

"Sonuna pack-shotımızı koyduk muydu iş biter" akımı

Volkswagen, Fox için Angry Alien'ın yaptığı "30 second bunnies" serisini devşirip "short but fun" kampanyasını yapmış ve Cannes'dan da bu sene gümüş arslan alarak dönmüştü. İşlem basit: Nette viral dolaşan bir videoyu çok beğendiniz diyelim, filmi kendi markanıza yontabilirseniz sonuna bir de pack shot ekliyorsunuz, olup bitiyor. Artık o sizin reklam filminiz...

Angry Alien'ın Brokeback Mountain yorumu:


Bugün vaktinde görüp de çok beğendiğim Diesel'in kaboom! filminin de benzer devşirme yöntemi ile yapıldığını gördüm. Meğerse işi yapan PES kod adlı bir kardeşimizmiş.

PES'in kaboom!'u


Aslında bu durum bize yeni bir reklamcılık yöntemi sunuyor. UGC (artık kısaltmak lazım şu 'user generated content' meselesini sanırsam) rüzgarını arkamıza alıp sadece yeni stratejiler, fikirler, prodüksiyonlar düşünmek yerine bir yandan da markamıza uygun içerikleri de netten aramak lazım. Belki de aradığımız filmi bir prodüksiyon firması, bir sanatçı, bir amatör animasyoncu ya da bildiğin sıradan bir tüketici çoktan yapmış ve youtube'a da salmıştır. Kim bilir...

Cuma, Ağustos 25, 2006

Jeep ve gerilla




















Gerilla pazarlama aktiviteleri pek çok büyük(?) reklam ajansı, büyük(?) reklamveren tarafından biraz "serserice" ve "ucuz" görülebilir. Lider ve prestijli markalara milyon dolarlık filmler revadır ama küçük zıpçıktılıklara ihtiyaç yoktur diye düşünenler de olabilir...

Ancak eğer reklam mesajı ve ürün uygunsa biraz büyük markaların da ayakkabılarına çamur bulaşabildiğini görmek keyifli olmaz mı? Yaramazlık, muzurluk biraz da zekanın, yaşam dolu olmanın göstergesi değil mi?





kaynak: adverbox

Pazartesi, Ağustos 21, 2006

Tüketici mi, marka mı konuşuyor?

Tüketici kaynaklı içeriklerin cazibesinin artması, "kendini öven" reklamların belki de zamanının geçtiğinin bir göstergesi.

Reklam gibi görünmeyen reklamlar, özellikle ürün yerleştirmeler ve gizli sponsorluklar, gitgide daha çok talep görüyor. Ama biz daha oralara gelmedik...

Halbuki, Türkiye'de dakikalarca süren ve pek çok kalitesiz reklamın ardarda sıralandığı bir reklam kuşağı içinde yer almanın pek çok markaya faydası yok. Televizyon'un kişi başı erişim maliyeti düşük olduğu için kullanımı daha etkin görünüyor ama medya etkinliğinden kasıt sadece daha fazla "kafa"ya erişmek mi?

YouTube üzerinde lonelygirl15 kendi elleri ile ürettiği filmciklerle tam 3 ayda 5,5 milyon kişiye ulaşmış. Üstelik bu rakam pasif değil aktif izleyici, ekranın karşısına geçip bu videoları izlemeyi talep eden kişi sayısı... Kafaysa kafa :)

Herneyse buyrun size başarılı bir viral örneği... Adfreak'e göre tüketici kaynaklı gibi görünen filmin içindeki iç çamaşırı detayı filmin viral olduğu gerçeğini ele veriyor.

Salı, Ağustos 08, 2006

VIRAL vs SPAM

Önce viral iletişimin konvansiyonel reklam metodları için ciddi bir tehdit olduğunu söylediler. Daha sonra, tüketici kaynaklı içeriklerin (consumer generated content)geleceğin en etkili reklam aracı olacağını... İkisinin de özünde yatan mesaj netti: alışılageldik reklamcılık yöntemleri artık etkisini yitiriyordu.

Bu trend öncelikle alışılageldik reklamcıları ve marka yöneticilerini korkuttu. Dünyanın dört bir yanında yüzlerce ajans ve marka bir anda viral ve gerilla işlere, TV kampanyaları kadar ağırlık vermeye, özen göstermeye başladı.

Malum, yöntem yeni ve yaratıcılığa açık. Bu yıl Cannes'da ödül alan işlerdeki viral/gerilla çalışmalarının oranı bunun en güzel göstergesi.

Ancak elbette ki Viral uygulamaların da kötüsü çekilmiyor. Yeterince yaratıcı olmayan marka ve ajansların ortalığa saldığı bir takım viral işler bugün "spam" ya da "urban spam" olarak tanımlanıyor. Ve bu çalışmalar, henüz yeni sayılabilecek viral iletişimin en büyük düşmanları.

Çünkü viral iletişim, konvansiyonel metodlardan farklı olarak frekans ile etkisi artırılabilen bir yöntem değil. İstediğiniz kadar büyük bir mecra yatırımı yapın, eğer doğru içerik ve uygulama tasarlayamazsanız viral iletişim tüketilmiyor. Aynen gerçek bir ürün gibi, iyi olmayan reklam da rafta çürüyor.

İşbu blog yolu ile amacımız başarılı viral reklam ve "spam"ler arasındaki farkı biraz ortaya koyabilmek.