Bu aralar işten biraz kafayı çizdim. Buraya da yeterince yazamadığım için kızgınım kendime. Tutup da zamanın bana bir şeyler yapabilmek için izin vermesini beklemek ve kafamın içinde sürekli kendime 'vakit yarat' demek de çözüm değil. Artık o nedenle daha kısa cümleler ve daha konsantre bir tavırla yoluma devam edeceğim.
İşte bir örnek; iyi fikir beklemeyeceğimiz bir ülkeden ve basit ve net ve akıllıca ve ucuz ve iyi...
Öyle zor ki basit fikir duymak bu aralar... Belli kalıp ve tonlara öykünmeden, başka işlere kıskançlık hissettitirilmeden, pahalı ve gösterişli olduğu için değil, iyi olduğu için etkili olacak fikir duymak...
Her görüldüğü yerde takdir edilmeli iyi fikir.
Salı, Mayıs 17, 2011
Pazar, Nisan 10, 2011
Neden?
İlk hangisiydi hatırlamıyorum ama galiba ilk çok popüler olanı Audrey Tautou'lu Channel No:5'tı... Ya da Haydarpaşa bağlantısından bana öyle geliyor... Herneyse, 2009'daydı bu.
Ha tabi daha öncesinde Wong Kar Wai'nin iki filmi daha vardı; biri ünlü There's Only One Sun... Hoş orada sektör gereği kısa filmin bir senaryosu ve iletişim anlamı vardı, onu saymayalım, sene 2008.
Diğeri de Dior için yaptığı işbu video, ki bu da popüler olmadı:
Ama bir yıldır neredeyse her moda ve lüks tüketim markasının bu 90"-300"lik önemli yönetmen+ünlü oyunculu tematik kısa filmleri ortada cirit atıyor. Artık hatırlamadığım onlarca örnek var.
En son artık Aronofsky de Yves Saint Laurent'e çalışınca artık sormak istiyorum: Neden?
Ne oluyor bu filmleri yapınca, amaç TV'de yayınlanacak 30"lik filmlerin yanısıra sinematografik bir kısa film sahibi olmak mı? İnternet mecrasını kullanmanın en iyi yöntemi diye mi, yoksa ünlü kullanımının yeni mantığı mı? Kimin ne işine yarıyor bu filmler? Neden bu kadar sanatsallar ve benim gibi düz kafaların anlayamayacağı şekilde tasarlanıyorlar? Birbirlerinden nasıl ayrışıyor bu markalar? Hepsi birbirine benzemiyor mu?.. Çok güzel olduklarını anlıyorum ama çok mantıklı birer iletişim yatırımı olup olmadıklarını zinhar anlamıyorum?
Lütfen, bilen anlayan varsa beri gelsin... Yoksa bir tane daha izlersem delir'cem...
Ha tabi daha öncesinde Wong Kar Wai'nin iki filmi daha vardı; biri ünlü There's Only One Sun... Hoş orada sektör gereği kısa filmin bir senaryosu ve iletişim anlamı vardı, onu saymayalım, sene 2008.
Diğeri de Dior için yaptığı işbu video, ki bu da popüler olmadı:
Ama bir yıldır neredeyse her moda ve lüks tüketim markasının bu 90"-300"lik önemli yönetmen+ünlü oyunculu tematik kısa filmleri ortada cirit atıyor. Artık hatırlamadığım onlarca örnek var.
En son artık Aronofsky de Yves Saint Laurent'e çalışınca artık sormak istiyorum: Neden?
Ne oluyor bu filmleri yapınca, amaç TV'de yayınlanacak 30"lik filmlerin yanısıra sinematografik bir kısa film sahibi olmak mı? İnternet mecrasını kullanmanın en iyi yöntemi diye mi, yoksa ünlü kullanımının yeni mantığı mı? Kimin ne işine yarıyor bu filmler? Neden bu kadar sanatsallar ve benim gibi düz kafaların anlayamayacağı şekilde tasarlanıyorlar? Birbirlerinden nasıl ayrışıyor bu markalar? Hepsi birbirine benzemiyor mu?.. Çok güzel olduklarını anlıyorum ama çok mantıklı birer iletişim yatırımı olup olmadıklarını zinhar anlamıyorum?
Lütfen, bilen anlayan varsa beri gelsin... Yoksa bir tane daha izlersem delir'cem...
Etiketler:
armani,
channel,
coco mademoiselle,
dior,
john frieda,
Moe chandon,
yves saint laurent
Çarşamba, Mart 23, 2011
Projection Mapping'de yeni ufuklar
Bir süredir birbirinden güzel projeksiyonla eşleme (projecion mapping) uygulamaları görüyoruz. Üç boyutlu, iki boyutlu, artistik, tematik... Hatta İstanbul'da da başarılı uygulamalar görmeye başladık.
İş tabi önce yine çok teknoloji odaklı bir yeni kullanım olarak değerlendirildi, sonuçta şehrin içinde dev bir perde gibi görüldü. Ama artık her teknoloji gibi bu teknoloji de kitleselleşiyor, uygulama sayısı artıyor ve farklılaşmak zorlaşıyor.
Şu aralar iş farklı boyutlara da gitmeye başladı. Benim en sevdiğim örnekler ve modeller;
1. Projeksiyonla eşleme hikaye anlatımları
2. Projeksiyonla eşleme entegre deneyimsel iletişim : (Adidas-All in one partisi aşağıdaki)
3. Projeksiyonla eşleme çevrel (ambient) iletişim (markalı örneği yok gibi):
İlk ikisi için yine perde işlevi görebilecek bir zemin yeterli, ya Aslantepe stadındaki gibi bir alan ya da Beylerbeyi Sarayı gibi bir cephe varsa insanları bir yere toplayıp istediğinizi yapabilirsiniz. Perde sabit, insanlar sabit... Tek yönlü bir deneyim için mükemmel bir perde bu mesela;

Ama üçüncüsü çok daha acaip... bir vapur ya da dev bir tanker düşünün ya da örneğin Kadıköy'deki balonu...

İş tabi önce yine çok teknoloji odaklı bir yeni kullanım olarak değerlendirildi, sonuçta şehrin içinde dev bir perde gibi görüldü. Ama artık her teknoloji gibi bu teknoloji de kitleselleşiyor, uygulama sayısı artıyor ve farklılaşmak zorlaşıyor.
Şu aralar iş farklı boyutlara da gitmeye başladı. Benim en sevdiğim örnekler ve modeller;
1. Projeksiyonla eşleme hikaye anlatımları
2. Projeksiyonla eşleme entegre deneyimsel iletişim : (Adidas-All in one partisi aşağıdaki)
3. Projeksiyonla eşleme çevrel (ambient) iletişim (markalı örneği yok gibi):
projection animation test from reanimatr on Vimeo.
İlk ikisi için yine perde işlevi görebilecek bir zemin yeterli, ya Aslantepe stadındaki gibi bir alan ya da Beylerbeyi Sarayı gibi bir cephe varsa insanları bir yere toplayıp istediğinizi yapabilirsiniz. Perde sabit, insanlar sabit... Tek yönlü bir deneyim için mükemmel bir perde bu mesela;
Ama üçüncüsü çok daha acaip... bir vapur ya da dev bir tanker düşünün ya da örneğin Kadıköy'deki balonu...
Pazar, Şubat 06, 2011
Maç öncesi
Biraz uzmanlığımın dışına çıkmamın kimseye sakıncası yoktur umarım. Bugün İnsan Kaynakları Yönetimi konusunda bir ukalalık yapacağım.
Az önce Ali Turan'ı Antalyaspor'da ve gayet de iyi oynarken görünce düşünmeye başladım. Bu adamda ne değişti?
Şimdi önce geçen yıl lig sonundaki (2010/06) GS kadrosuna bakalım:

Ardından şu anki kadro:

Sadece 14 oyuncu ortak... Gerisi tamamen değişmiş durumda. Üstelik Son iki yılda iki kez değişmiş durumda. Bu listede ne Elano var, ne Alparslan Erdem var, ne Mehmet Batdal var, ne Ferdi Elmas, ne de başka isimler.
Listeler arasında sadece 14 isim ortak ve bu isimlerden iki yılda düzenli olarak top oynadı diyebileceğimiz (resmi maçlarda 50 ve üzerinde maça çıkmış)oyuncular; Arda, Mustafa Sarp, Sabri, Kewell ve Servet.
Beş kişi.
Herhalde daha beter bir insan kaynakları yönetimi olamaz. Adnan Polat döneminde tahminimce kırkın üzerinde oyuncu alıp satan takımın yaklaşık beşte biri aynı kalmış. İskelet dedikleri mantık bu değil tabi ama belli ki GS yönetimi "iskelet" kavramını yanlış anlamış; Servet ve Sabri, önlerinde Sarp ve Arda, ileride de Kewell... Bu beşli bile iki yıldır oynanan seksen civarı maçta kaç kez bir arada oynamıştır acaba?
Bu yüksek kadro değişimi oranına bir İnsan Kaynakları Yönetimi fenomeni olarak ve bir eleman değişimi (turnover) perspektifinden bakarak analiz edersek, belki de Adnanlar-üzeri ve daha nesnel bir yaklaşım ortaya koymuş oluruz diye düşündüm ve bu durumun olası sebeplerine şuradan ulaştım. Birlikte üzerinden bir geçelim:
1. Zayıf çalışma/eğitim (poor training): Rijkaard döneminde gündemde olan bu bahane, Rijkaard'dan sonra da sürdüğüne göre ciddiye alınmalı. Eğer takım uyumuna dönük eğitimler ya da geliştirilmeler düzenli değilse ve yeni gelenlerin adaptasyonu sadece eski oyunculara bırakılırsa sorun yaşanabilir.
2. Zayıf takım liderliği (weak team leadership): Teknik yönetim ve klüp yönetimi anlamında bir sorun olduğu konuşuluyor. Haricinde Arda'nın kaptanlığı uzun süredir tartışılıyor ve onun yokluğunda Ayhan ya da Sabri'nin takımı daha iyi motive ettiği söylenemez. Doğrudur, maalesef Hakan Şükür'den bugüne, saha içinde bir lider göze çarpmıyor. Ancak kaptanlık, takımdaki oyuncuların değişimine neden olacak bir sorundan çok, başarısızlığa bir etken olarak görülebilir bir durum.
3. Düşük ücretlendirme (paying too little): Bilakis son iki yılda özellikle ödemelerde kritik bir sorun yaşanmıyor gibi görünüyor. Ancak pahalı transferler belki de takım içindeki dengeleri bozup "adaletsizlik" yaratmış ve bu da takımı etkilemiş olabilir.
4. Gerçekçi olmayan beklentiler (unreasonable expectations): Şampiyonluk ya da UEFA hedefleri artık hijyenik beklentiler olduğu için Türkiye'de bunu da saymayalım. Ancak takımın değişime rağmen sürekli şampiyonluk beklentileri ile lanse edilmesi uyum oluşturulmazsa elbette bir sorun.
5. Yüksek dönüşüm kültürü(a culture of high turnover): Hiçbir zaman GS camiasının amaçladığı ve planladığı bir durum ortada yok.
Toparlarsak GS takımındaki önlenemez oyuncu değişiminin ana nedenleri şunlar olabilir; bir oyuncu adaptasyon programının olmaması, kötü klüp yönetimi, gerçekçilikten uzak başarı şartlanması.
Peki kötü yönetim oyuncu kaçırır mı? Bunu da kendi iş hayatı deneyimlerimle açıklamaya çalışırsam. Eğer;
- Yönetim bariz sorunlara müdahale etmiyorsa, yani yanlış olan şey belli ama değiştirilmiyorsa,
- Adalet yoksa, hakeden hakettiğini almıyor ama haketmeyen alıyorsa,
- Takım içinde ortak bir hedef doğrultusunda bütünleşme yoksa, çoğunluk optimist değilse,
- Çalışma ortamı stresli, gerilim dolu ve/veya huzursuzsa,
- Ekibe net, gerçekleştirilebilir ve motive edici hedefler ve bu hedefler doğrultusunda eğitim verilmiyorsa,
- Başarızlık çok ağır şekilde cezalandırılıyorsa ve tolerans yoksa...
Tüm bunlar çalışanı kaçırır ve bunlar düzelmedikçe başarı gelmez.
Şimdi önümüzdeki maçlara bu konularda emareler arayarak bakalım.
Az önce Ali Turan'ı Antalyaspor'da ve gayet de iyi oynarken görünce düşünmeye başladım. Bu adamda ne değişti?
Şimdi önce geçen yıl lig sonundaki (2010/06) GS kadrosuna bakalım:

Ardından şu anki kadro:

Sadece 14 oyuncu ortak... Gerisi tamamen değişmiş durumda. Üstelik Son iki yılda iki kez değişmiş durumda. Bu listede ne Elano var, ne Alparslan Erdem var, ne Mehmet Batdal var, ne Ferdi Elmas, ne de başka isimler.
Listeler arasında sadece 14 isim ortak ve bu isimlerden iki yılda düzenli olarak top oynadı diyebileceğimiz (resmi maçlarda 50 ve üzerinde maça çıkmış)oyuncular; Arda, Mustafa Sarp, Sabri, Kewell ve Servet.
Beş kişi.
Herhalde daha beter bir insan kaynakları yönetimi olamaz. Adnan Polat döneminde tahminimce kırkın üzerinde oyuncu alıp satan takımın yaklaşık beşte biri aynı kalmış. İskelet dedikleri mantık bu değil tabi ama belli ki GS yönetimi "iskelet" kavramını yanlış anlamış; Servet ve Sabri, önlerinde Sarp ve Arda, ileride de Kewell... Bu beşli bile iki yıldır oynanan seksen civarı maçta kaç kez bir arada oynamıştır acaba?
Bu yüksek kadro değişimi oranına bir İnsan Kaynakları Yönetimi fenomeni olarak ve bir eleman değişimi (turnover) perspektifinden bakarak analiz edersek, belki de Adnanlar-üzeri ve daha nesnel bir yaklaşım ortaya koymuş oluruz diye düşündüm ve bu durumun olası sebeplerine şuradan ulaştım. Birlikte üzerinden bir geçelim:
1. Zayıf çalışma/eğitim (poor training): Rijkaard döneminde gündemde olan bu bahane, Rijkaard'dan sonra da sürdüğüne göre ciddiye alınmalı. Eğer takım uyumuna dönük eğitimler ya da geliştirilmeler düzenli değilse ve yeni gelenlerin adaptasyonu sadece eski oyunculara bırakılırsa sorun yaşanabilir.
2. Zayıf takım liderliği (weak team leadership): Teknik yönetim ve klüp yönetimi anlamında bir sorun olduğu konuşuluyor. Haricinde Arda'nın kaptanlığı uzun süredir tartışılıyor ve onun yokluğunda Ayhan ya da Sabri'nin takımı daha iyi motive ettiği söylenemez. Doğrudur, maalesef Hakan Şükür'den bugüne, saha içinde bir lider göze çarpmıyor. Ancak kaptanlık, takımdaki oyuncuların değişimine neden olacak bir sorundan çok, başarısızlığa bir etken olarak görülebilir bir durum.
3. Düşük ücretlendirme (paying too little): Bilakis son iki yılda özellikle ödemelerde kritik bir sorun yaşanmıyor gibi görünüyor. Ancak pahalı transferler belki de takım içindeki dengeleri bozup "adaletsizlik" yaratmış ve bu da takımı etkilemiş olabilir.
4. Gerçekçi olmayan beklentiler (unreasonable expectations): Şampiyonluk ya da UEFA hedefleri artık hijyenik beklentiler olduğu için Türkiye'de bunu da saymayalım. Ancak takımın değişime rağmen sürekli şampiyonluk beklentileri ile lanse edilmesi uyum oluşturulmazsa elbette bir sorun.
5. Yüksek dönüşüm kültürü(a culture of high turnover): Hiçbir zaman GS camiasının amaçladığı ve planladığı bir durum ortada yok.
Toparlarsak GS takımındaki önlenemez oyuncu değişiminin ana nedenleri şunlar olabilir; bir oyuncu adaptasyon programının olmaması, kötü klüp yönetimi, gerçekçilikten uzak başarı şartlanması.
Peki kötü yönetim oyuncu kaçırır mı? Bunu da kendi iş hayatı deneyimlerimle açıklamaya çalışırsam. Eğer;
- Yönetim bariz sorunlara müdahale etmiyorsa, yani yanlış olan şey belli ama değiştirilmiyorsa,
- Adalet yoksa, hakeden hakettiğini almıyor ama haketmeyen alıyorsa,
- Takım içinde ortak bir hedef doğrultusunda bütünleşme yoksa, çoğunluk optimist değilse,
- Çalışma ortamı stresli, gerilim dolu ve/veya huzursuzsa,
- Ekibe net, gerçekleştirilebilir ve motive edici hedefler ve bu hedefler doğrultusunda eğitim verilmiyorsa,
- Başarızlık çok ağır şekilde cezalandırılıyorsa ve tolerans yoksa...
Tüm bunlar çalışanı kaçırır ve bunlar düzelmedikçe başarı gelmez.
Şimdi önümüzdeki maçlara bu konularda emareler arayarak bakalım.
Çarşamba, Ocak 26, 2011
İdeal kampanya formatım
Bir kaç hafta oldu The Recording Company'nin Life is Music is Life kampanyasının mobil platformu olan Music Mapper ile tanışıp hastası oldum. Kampanyayı sadece dijital dünyaya ait sanarken birikmiş rss beslemelerimi okurken kampanyanın aslında tam anlamı ile entegre olduğunu gördüm.
Chiat Day\Los Angeles imzalı kampanyanın her bağlantısı özenle ve beceri ile kurulmuş. Müthiş bir ünlü kullanımı var. Dolayısı ile kampanya her anlamı ile bir reklamcılık dersi.
Öncelikle kampanya başlığı tam bir bütünsel fikir olarak ortaya konuyor. Basın ve TV'de (daha doğrusu reklam filmlerinde) Katy Perry ve Eminem gibi Grammy kazananların hikayeleri birer vaka gibi ortaya konarken, ilan ve açıkhava uygulamalarındaki QR kodları, hayatı müzik olan Grammy kazananların/adaylarının ödül ve performans videolarına ulaştırıyor. Önce bir bunlara bakalım. Tam sırasına emin değilim ama Eminem videosu:
ve QR destekli basın/açıkhava uygulamaları:




Ve ardından Katy Perry videosu:
Bu arada kanatimce kampanya sitesi ve mobil uygulama hepsinden önce sessiz sedasız yoluna başladı:

Ardından da kampanyanın YouTube kanalı üzerinden bu dijital fikrin iletişimine başlandı:
Bu arada kampanyanın twitter ya da facebook bacakları elbette var ama bunla böbürlenmiyor. Ben de marifetmiş gibi onlardan bahsetmeyeceğim. Ancak günün sonunda işin dijital ayağı tek yönlü mecranın başlattığını tamamlıyor, yani artistlerin yaşamındaki müziği orada bırakıp sıradan insanların yaşamındaki müziğin hikayesini anlatmaya başlıyor.
Özetle durum şu; muhteşem bir tekil platform. Muhteşem güzellikle uygulamalar ve müthiş (nispeten) prodüksiyon masrafları ile harika bir entegrasyon, harika bir mecra/görev dağılımı, zekice şöhret kullanımı...
Çok inandırıcı bir kampanya, çok cazibeli bir kampanya. 2011'imin şimdilik en iyisi, allahtan daha Ocak ayındayız :)
Chiat Day\Los Angeles imzalı kampanyanın her bağlantısı özenle ve beceri ile kurulmuş. Müthiş bir ünlü kullanımı var. Dolayısı ile kampanya her anlamı ile bir reklamcılık dersi.
Öncelikle kampanya başlığı tam bir bütünsel fikir olarak ortaya konuyor. Basın ve TV'de (daha doğrusu reklam filmlerinde) Katy Perry ve Eminem gibi Grammy kazananların hikayeleri birer vaka gibi ortaya konarken, ilan ve açıkhava uygulamalarındaki QR kodları, hayatı müzik olan Grammy kazananların/adaylarının ödül ve performans videolarına ulaştırıyor. Önce bir bunlara bakalım. Tam sırasına emin değilim ama Eminem videosu:
ve QR destekli basın/açıkhava uygulamaları:
Ve ardından Katy Perry videosu:
Bu arada kanatimce kampanya sitesi ve mobil uygulama hepsinden önce sessiz sedasız yoluna başladı:

Ardından da kampanyanın YouTube kanalı üzerinden bu dijital fikrin iletişimine başlandı:
Bu arada kampanyanın twitter ya da facebook bacakları elbette var ama bunla böbürlenmiyor. Ben de marifetmiş gibi onlardan bahsetmeyeceğim. Ancak günün sonunda işin dijital ayağı tek yönlü mecranın başlattığını tamamlıyor, yani artistlerin yaşamındaki müziği orada bırakıp sıradan insanların yaşamındaki müziğin hikayesini anlatmaya başlıyor.
Özetle durum şu; muhteşem bir tekil platform. Muhteşem güzellikle uygulamalar ve müthiş (nispeten) prodüksiyon masrafları ile harika bir entegrasyon, harika bir mecra/görev dağılımı, zekice şöhret kullanımı...
Çok inandırıcı bir kampanya, çok cazibeli bir kampanya. 2011'imin şimdilik en iyisi, allahtan daha Ocak ayındayız :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)